khosrovSentyabr 1, 2008 0:42
Bankada bir hesap sahibi olduğunu düşün, hesabına her sabah 86.400 dolar para yatırılıyor, fakat bu paranın hepsini akşama kadar harcamak zorundasın, ertesi güne transfer edilemez. Paranı kullansan da kullanmasan da hesap her akşam sıfırlanıyor. Ne yaparsın? Davamı...
khosrovSentyabr 1, 2008 0:40
Dinin bir ruh ihtiyacı olduğunu bilim kabul etmiştir. Daha zekasının pek iptidaî olduğu zamanlardan beri, insanların din sahibi oldukları da bilinen gerçeklerdendir. Zekanın ve bilimin yükselmesiyle dinler de yükselmiş, tek Tanrılı dinlerle dinler çağı kapanmış, din uğruna yapılan korkunç savaşlar ve kırgınlıklardan sonra medeni dünyada din, fertlerin vicdanına sığınmış, bir kanaat olarak saygıdeğer bir yer kazanmıştır. Artık medeni insanlar arasında din tartışması yapılmıyor. Dinler hakkında avamî yazılar değil, ancak bilginlerin etüdleri yayınlanıyor. Medenî insan, başkalarının dini inancına saygı gösteriyor. Kimseyi propaganda ile kendi dinine çağırmıyor. 

Türkiye'de bir zamandır dine karşı takınılan yanlış tutum, yemişlerini vermeye başlamıştır. Mabedsiz şehir kurmakla övünen budalalar, çirkin harabelerin mabed haline getirileceğini düşünememiştir. Cumhuriyetin başlarında, artık görevi ve faydası kalmamış Arapçı ve Arapçacı softa takımı tasviye olunurken, milletin manevi ihtiyacı düşünülerek asrî din adamları yetiştirecek özlü bir din okulu açılsaydı, bugün il ve ilçe merkezleri, doktor payesine erişmiş din adamları ile dolar, bunlar köyleri de kontrol ederek yobazlığa engel olur ve İstanbul gibi şehirde çatalı ve radyoyu haram eden beyinsizler halka vaaz edemezdi. 

Mabedsiz şehrin ilk yemişi Ticanîlik, onun olup kurtlanmışı da Nurculuk oldu. 

Nurculuk nedir? Gazetelerde ikide bir görülen Nurcular, Nur risalesi talebeleri kimdir? Aralarında avamdan aydına kadar, mühendis, avukat ve doktora kadar her türlü adamın bulunduğu Nurculuk, "Saîd-i Nursî" adında cahil bir Kürdün peşine takılmış cahil bir sürü, Nur risalesi talebeleri de Saîd-i Nursî'nin o çetrefil ve cahil Kürt Türkçesiyle yazdığı risaleleri atom fiziği ve Einstein nazariyesi okur gibi toplanıp okuyan bir yığın zavallıdır. Davamı...
khosrovAvqust 30, 2008 21:09
Ulu Önder Mustafa Kemal, yok edilmeye çalışılan bir milleti tekrar ayağa kaldırmış ve onu millî bilinçle yoğurarak Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştur. Türk Milleti’nin yapısına ve doğasına en uygun rejimin cumhuriyet olduğunu söylemiş ve bu rejimi Türk Gençliğine emanet etmiştir. Fakat daha o zamanlarda, Türk Milleti’nin özünü yansıtan bu rejime muhalif olanlar çıkmış, “sürü burada, çoban nerede” diyerek cumhuriyeti yıkmaya çalışmışlardır. O zamanlar Kubilay’ın başını kesen bu cumhuriyet düşmanı şeriatçıların daha neler yaptığını merak edenler 31 Mart Olayı’nı incelesinler.

Cumhuriyet kurulduktan bu yana, açık ve gizli şekilde cumhuriyeti yıkma çabaları sürüp gitmektedir. Bu çabalar hiç bitmemiştir, her zaman en büyük tehdit olarak ülkemizde var olmuştur. Bazen sesleri kesilmiş, gizliden gizliye planlar yaparak bu düşmanlıklarını sürdürmüşler, bazen de alenen ortaya çıkıp cumhuriyete karşı olduklarını haykırmış ve cumhuriyeti yıkmak için çalışmışlardır. Cumhuriyetin ilk kurulduğu yıllarda milleti galeyana getirip hilafet bayrağını açmak, milleti köle yapmak isteyen, çağdaşlaşmaya karşı alerjisi olan zevatların bugünkü torunları nurculardır. Nurcular, dedelerinin öğütlerini tutarak, her türlü üçkâğıtla, takiyeyle, sahtekârlıkla ve yalan – dolanla cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığını beyinlere ve zihinlere yaymaya çabalıyor.

Ne yapmaya çalışıyor bu nurcular? Nurcular; Türk’e ait laik, çağdaş, uygar ve kutsal Türkiye Cumhuriyetini yıkarak yerine şeriata dayalı bir devlet düzeniyle yönetilen hilâfet devleti getirmek istiyorlar. İran’da yapılan şeriat devriminin bir eşini bu kutsal topraklar üzerinde yaparak, Türk Milleti’ni güdülmeye mecbur bir sürü hâline getirmeyi amaçlıyorlar. 31 Mart’ta attıkları slogan “sürü burada, çoban nerede” idi. Bugünkü mantıklarında da hiçbir değişiklik yoktur. Aynı kafayla devam etmektedirler fakat bugün izledikleri yöntemler farklıdır. Dün silahla, topla, tüfekle cumhuriyeti yıkmak istiyorlardı, bugün devlet sathına yayılarak, önemli noktaları ele geçirerek bu amaçlarına ulaşmayı hedefliyorlar.

Nurcuların tarihini ele alırsak, karşımıza çıkan tablo şüphesiz kanımızı donduracak kadar korkunçtur. İşe, nurcuların peygamberi olan Said-i Kürdi’den başlamak yerinde olacaktır. Cumhuriyetten sonra, Atatürk’ten korkusundan adını Sait Nursi olarak değiştiren Said-i Kürdi, Bitlisli bir kürttür. Bütün hayatı Türklere düşmanlık ederek geçen Said-i Kürdi, cumhuriyete karşı yapılan 31 Mart ayaklanmasına katılmıştır. Bundan başka, Kurtuluş Savaşı yıllarında, İngilizler tarafından kurdurulup desteklenen Tealiî İslam Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer almıştır. O Tealiî İslam Cemiyeti, 16 Eylül 1919’da İkdam Gazetesi’nde bir bildiri yayınladı. Altında, Tealiî İslam Cemiyeti’nin kurucuları arasında olan Said-i Kürdi’nin de imzasının olduğu bildiri şu şekildeydi: Davamı...
khosrovAvqust 30, 2008 20:59
Tukyu(Asena)

Tukyu' larin atalari Çinli' lerin (si-hayi) dedikleri bati denizi sahillerinde otururdu. Komsu hukumdarlardan bir bunlarin yurdunu basarak, kadin, erkek, cocuk ve onlerine gelenleri kilictan gecirdi. Bunlardan ancak on yasinda bir erkek cocuk kalabildi. Bu da elleri, ayaklari kesilmis olarak bir batakliga atildi. Cocuk orada acliktan, yaralarindan akan fazla kandan olmek uzere iken, bir disi kurt gelerek, ona bir parca et getirdi. Kurt her gun boyle yaparak cocugu besledi. Çocugun yaralari iyilesti. Yasi ilerleyince kurt bundan gebe kaldi. 

Atalarini olduren hukumdar bir sure sonra bu cocugun sag kaldigini haber aldi. Cocugu oldurmek uzere aratti, buldular. Hukumdar cocugun bulundugu yere birisni gonderdi. Bu adam batakliga geldigi zaman cocugun yaninda bir kurt gordu, sasirdi. Adam ikisini de oldurmek istedi. Fakat bir tanri onlari korudu. Kurt cocugu sirtlayarak bati denizinin dogu tarafina gecirdi. (Kao-cang) yakinlarindaki daglardan birinde bulunan magaraya goturdu. Magaranin arkasinda bereketli bir ova vardi. Ovanin her tarafi yalcin kayalarla cevrilmisti. Kurt burada sakat delikanlidan on cocuk dogurdu. Bunlardan biri aile adi olan (Asena)' yi aldi. Bu cocuklar buyudukleri zaman magaradan cikarak civardaki oymaklardan birer kiz kacirdilar. Bunlari magaralarina goturduler. Bu kizlarla evlendiler. 

Birkac nesil gecince bunlar cogaldi. Iclerinden (A-Hien-Se) adli birisi baslarina gecerek magarada cikardi. (Kin-San) daglarina giderek yerlestiler, (Cu-Cen) tatarlarina baglandilar. Bu daglarin tepelerinden biri takya seklinde oldugundan kendilerine bu anlamda (Tu-Kyu) adini verdiler. Asillarina delalet etmek uzere de bayraklarina bir kurt basi yaptilar. 
DokuzOguz-OnUygur
(Agactan Dogan cocuklar)

Dokuzoguzlar' in atalari olan bir hakanin iki guzel kizi vardi. Bunlar ancak tanrilara layikti. Babalari insanlardan ayri bulundurmak icin bu kizlari, yaptirdigi bir kulenin icine koydurdu ve yalvararak tanriyi cagirdi. 

Bunu uzerine tanri bir boz kurt olarak geldi, kizlarla evlendi. Tanrinin bu kizlardan Dokuz Oguz ile On Uygur evladi oldu. Bunlar zamanla cogaldilar. 

Bu Dokuzoguzlar'dan tureyenler Kumlanco adi verilen ulkede oturdular. Burada Hulin adinda bir dag vardi. Bu dagdan Tugla ve Selenka adinda iki irmak akardi. Bu irmaklarin arasinda da iki agac vardi. Bu agaclarin biri Kayin, oburu de Çam idi. Bir gece bu agaclarin uzerine gokten nur indi. Gun gectikce agaclardan birinin karni sisti. Dokuz ay on gun sonra agacin karninda bir kapi acildi. Iceride agizlarinda gumus emzikler bulunan bes cocuk gorundu. 

Daha cocuklar dogmadan bu agaclarin etrafinda gumusten bir daire turemisti. Agaclardan muzik sesleri geliyordu. Oradaki Dokuzoguzdan tureyen Türk'ler bu cocuklari buyuttuler; adlarini Sungur Tekin, Kutur Tekin, Tukak Tekin, Or Tekin, Bugu Tekin koydular. Bunlar onbes yasina gelince, baba ve analarini sordular. Halk onlari iki agacin yanina goturdu Iste bunlardan bir babaniz, biri de ananizdir) dediler. Çocuklar bu agaclara saygi gosterdiler. (Sevgili anamiz ve babamiz) diye onlara sarildilar. O zaman agaclar da dile gelerek evlatlari hakkinda hayirli duada bulundular. 

Nihayet bir gun halk toplanarak, Bugu Tekin' i hakan sectiler. Cunku Bugu Tekin hem zeki hem de her boyun dilini, obalarinin sayisini biliyordu. Bunun uc kargasi vardi ki her yerden olup biteni haber verirdi. 

Bugu Tekin bir gece ruyasinda; beyazlar giyinmis, elinde beyaz bir asa tutan ak sakalli bir adam gordu. Bu adam fistik seklindeki (Yesim Tasi) denilen tasi gosterdi (Turkler bunu ellerinde tuttukca dort bucaga hakim olacaklardir) dedi. 

Bugu Tekin ve Gök Kizi 

Bugu Tekin bir gece otaginda uyumakta iken, birden bire pencerenin acildigini, iceriye gokten gelen guzel bir kizin girdigini gordu. Bugu Tekin neye ugradigini anlayamadigindan gozlerini kapayarak uyur gibi yapti. Kiz, Bugu Tekin'i uyandirmak icin cok calisti, bir turlu uyandiramadi. Umidini keserek pencereden cikti, gitti. 

Ertesi gece kiz yine geldi. Bugu Tekin kendisini yine uykuda imis gibi gosterdi. Kiz bu defa da uyandiramadan gitti. 

Sabah olunca, Bugu Tekin kizin tekrar gelecegini dusunerek, buna bir care bulmak uzere vezirine acti. Vezir dedi ki (Bunda korkacak bir sey yok. Belki hepimizin sevinecegi hayrili bir is vardir. Her halde bunun gelisi size kutlu bilgileri ogretmek icindir.Yarin gece gelirse artik kendinizi uykuda gostermeyin. O zaman nicin geldigini anlarsiniz. 

Ucuncu gece kiz yine geldi. Ama bu defa Bugu Tekin onu karsiladi, saygi gosterdi. Bu kiz vezirin tahmin ettigi gibiydi. Gercekten bir tanrica ve gokten gelen bir kizdi. Bugu Tekin' e yeni bir din gostermek icin gelmisti. 

Bugu Tekin'e (Arkamdan gel) dedi. Bugu Tekin kizi takip etti. Gittiler. Nihayet (Ak dag)'a ulastilar. Bugu Tekin'e yeni bir dinin gizli taraflarini anlatmaya basladi. 

Bundan sonra kiz otaga gelir, Bugu Tekin'i (Ak Dag)'a gotururdu. 

Bu durum cok gece devam etti. Bugu Tekin yeni dinin esaslarini ve sirlarini ogrendi. 

Bir gece artik bu gorusmelerin sonu idi. Kiz veda ederken (Gokte, yerde ne varsa hepsini ogrendiniz. Ben artik gelmeyecegim. Yarindan itibaren dunyanin dort bucagini fethe baslayin. Gosterdigim yolda adalet yapin. Size ogrettigim gercekleri her tarafa yayin) dedi. 

Sabah olunca Bugu Tekin kardeslerini cagirdi. Her birini bir orduya tayin ederek bunlari dort bucagin fethine gonderdi. Kendisi de buyuk bir ordu ile Çin uzerine yurudu. Heosi de seferlerini basardilar. 
Göç

Bugu Tekin'den otuz nesil sonra, torunlarindan (Yulun Tekin) tahta cikti. O zaman Çin'de (Tang)sulalesi hakimdi. 

Çinliler; Türk'lerden korktuklari icin hukumdarlari (kiyuliyen) adli kizini hakanin oglu (Gali Tekin)'e gondermeye karar verdi. Bir elci yolda Türkler'in kudret ve buyuklugunun Tanri dagi civarinda bulunan (kutlu Kaya) adli byuk bir kayadan ileri geldigini ogrendi. Yulun Tekin'e dedi ki (Hukumdarim size en kiymetli hediye olarak kizin gonderdi. Siz de ona bir hediye gondermek isterseniz, bizce makbule gecen hediye de (Kutlu Kaya) adindaki kaya parcasidir. Bu kayanin sizce bir kiymeti yoktur. Bunu hukumdarima hediye ederseniz makbule gecer.) 

Yulun Tekin, Çinliler'e kiymet veren milli duygulari gevsek bir hakandi. Kutlu Kaya'nin otuz nesilden beri Türklerce kutsal bir yer oldugunu bilmiyordu. Bir kizin bedeli olarak bu kayayi Çin'e vermekte hic tereddut etmedi. Yalniz bunu nasil gotureceklerini sordu. Elci de (Kolaydir) dedi. Çin elcisi kayanin etrafinapdunlar yigdirdi, uzerine sirke dokturdu, odunlara ates verince kayalar parcalandi, dagildi. Elci bu parcalari dikkatle toplatti. Arabalarla Çin'e gonderdi. 

Orada sihirbazlar bu parcalari yagma ettiler. Her parcasi dunyanin bir kosesine gitti. Parcalar nereye gitti ise orada bereket, bolluk oldu. Bu tarafta ise, yedi gun sonra (Yulug Tekin) oldu, yerine Bugu Tekin'in torunlarindan biri hakan oldu. Türk yurdu da butun bereketini kaybetti, yesillikler sarardi, irmaklarin, derelerin suyu cekildi gogun rengi degisti. Butun kuslar, ahyvanlar, memedeki cocuklar(Göç! Göç! Göç!) diye bagirismaya basladi. Bir taraftan da salgi nhastaliklar insanalri kiriyordu. 

(Göç!) sesleri devam ediyordu. Anladilar ki bu ulkenin (Yer-su)lari artik kendilerinin orada kalmasini istemiyor. Çadirlarini yiktilar, esyalarini, coluk cocuklarini hayvanlara yuklediler. Göç etmeye basladilar. Aksam olunca (Göç!) sesleri duruyor, sabahla beraber basliyordu. Türkler Turfan ulkesine gelinceye kadar (Göç) sesleri devam etti. Orada artik ses kesildi. Göç'ler de Turfan'da yerlestiler. Orada (Bes Balik) sehrini kurdular. 
Ergenekon

Göktürkler, Tatrlarla yaptiklari savasta yenilmisler, hepsi kirilmis, yalniz Ilhan'in ogullarindan Kiyan ve Nogüz sag kalabilmisti. 

Savastan on gun sonra bir gece atlarin abindiler. Çoluk cocuklarini alarak kactilar. Savastan once ordu kurduklari yere geldiler. BUada deve, at, okuz ve koyunlari kalmisti, onlari aldilar. Biri oburune dedi 

(Burada kalsak bir gun olur dusmanlarimiz bizi bulur. Baska bir boya gitsek her yanimiz dusmanlarla dolu. En iyisi daglarin arasinda, kimselerin yolu dusmeyecek yerlere gidip oturalim.) 

Buna karar verdiler, surulerini onlerine kattilar, daglara yuruduler. 

Bir disi geyik gorduler. Arkasindan gittiler. Geyik bunlari daglarin uzerinden duz bir yere goturdu. Orada her yeri iyice yokladilar. Geldikleri yoldan baska yol yok. Biraz ilerlediler. Genis, cimenlik bir ulke gorduler. Burada akarsular, pinarlar, meyve agaclari, hayvanlar vardi. Bunlari gorunce sevindiler. Tanriya sukur ettiler, buraya yerlestiler. Kisin hayvanlarinin etini yer, derisini giyerler, yazin da sutlerini icerlerdi. 

Burada dort yuzyil kaldilar. Basbuglar'a danistilar (Babalarimizdan isitirdik ki, Ergenekon'un disinda genis, guzel yerler varmis. Atalarimiz orada oturmus. Bundan sonra korkup ta daglaral kapanacak degiliz. Bir yolunu bulup buradan cikalim). 

Hepsi bu sozleri uygun buldu. Yol aradilar, bulamadilar. Iclerinden demirdi Burteçine (Ben bir yer gordum, orada demir madeni var. Eger onu eritirsek yol buluruz) dedi. O yeri gidip gorduler, demircinin sozunu dogru buldular. 

Baska bir anlatista birgun bir disi kurt gormusler. Bu kurdun oraya nereden geldigini aramislar, kurt kacmis, arkasindan gitmisler. Bakmislar ki kurt bir delikten disari atladi. Deligin yanina gittikleri zaman etrafin demir madeni oldugunu gormusler
Davamı...
khosrovAvqust 30, 2008 20:48
  NİKKOLO MAKİAVELLİ
  HÖKMDAR
   
  Bakı – 2006
   
  Tərcümə edəni: Fikrət Təbibi

  NİKKOLO MAKİAVELLİ VƏ ONUN
  «HÖKMDAR» ƏSƏRİ
   
  Görkəmli italyan siyasi xadimi, yazıçısı, tarixçisi, hərb nəzəriyyəçisi Nikkolo Makiavelli 1469-cu ildə Florensiyada müflisləşmiş zadəgan ailəsində anadan olmuşdu. 1498-ci ildən Florensiya respublikasında yüksək dövlət vəzifəsi tutmuş və mühüm diplomatik tapşırıqları yerinə yetirmişdi. 1512-ci ildə Mediçilərin hakimiyyətə gəlişindən sonra vəzifədən kənarlaşdırılmış və Florensiya ətrafındakı malikanəsinə sürgün edilmişdir. 1527-ci ildə dünyasını dəyişən N. Makiavelli özündən sonra böyük irs qoymuşdur. «Tit Livinin birinci dekadası haqqında düşüncələr», «Hökmdar», «Knyaz» və «Florensiyanın tarixi» onun başlıca əsərləridir.
  Makiavelli ən çətin anlaşılan və şərh edilən mütəfəkkirlərdəndir. Artıq beş əsrdir ki, onun ən məşhur əsəri olan «Hökmdar» əsəri ətrafında qızğın mübahisələr gedir, mütəfəkkirin siyasi nəzəriyyəsi və baxışları isə çoxsaylı rəqibləri tərəfindən dəhşətli dərəcədə təhrif edilir və onun baxışları «makevializm» termini altında siyasi, habelə insana xas olan hiyləgərliyin, ikiüzlülüyün, yaltaqlığın, satqınlığın, mənəviyyatsızlığın, qəddarlığın və bu kimi şeylərin sinonimi kimi qələmə verilir.
  Tarixdə elə hadisələr olub ki, ən təmiz, ən vicdanlı, ən nəcib, ən ağıllı və yüksək əxlaqlı adamlar əxlaqsızlıq üstündə, mövcud olan əxlaqi norma və qaydalara, habelə qanunlara qəsd etmək üstündə mühakimə olunub. Sokratı və Epikuru, C.Bruno və Spinozanı, Tomas Moru və Koperniki, Kompanella və digərlərini xatırlamaq kifayət edər. Bunların hər biri həqiqətpərvər və yüksək mənəviyyata malik insanlar olsalar da, mövcud cəmiyyətin ən əxlaqsız nümayəndələri onları əxlaqsızlıqda günahlandırmışlar. Haçan ki, əxlaqsız adamlar əxlaqdan dərs deyir və onun haqqında fikir yürüdür, haçan ki, elm və bilik cahil adamların nəzarəti altında olur, haçan ki, siyasətlə vicdansız, çirkin qəlbə malik, əliəyri adamlar, avantüristlər, fırıldaqçılar, intriqaçılar məşğul olur, məgər onların bilikli, müdrik, doğruçu, nəcib adamlara nifrət bəsləməsinə təəccüb etmək olarmı? Lakin bizim söhbətimiz onlar haqqında deyil, onlar heç buna dəyməz də.
  Yuxarıda deyilənlərə baxmayaraq Makiavelli və onun «Hökmdar» əsəri həmişəlik olaraq bəşəriyyətin yaddaşında qalıb və dərin ideya və fikirlərə görə bu əsər dünya mədəniyyət xəzinəsinə daxil olub.
  Makiavelli sözü gedən əsərdə bir çox şeylərlə bərabər səxavət və qənaət, qəddarlıq və mərhəmət, məhəbbət və nifrət, habelə digər bu kimi anlayışları diqqətlə təhlil edir. Bütün bu anlayışları açıqlayıb, bunlara yeni mənalar verir.
  O, bir çox şeyləri nəzərə alaraq göstərir ki, hakimiyyətə can atan adam öz məqsədinə yetməkdən ötrü əliaçıq olmalıdır. Makiavelli hesab edir ki, hətta belə hallarda pulu əsirgəmək lazım deyil, ələlxüsus da özgələrin pulunu.
  Qəddarlıq və məhəbbət anlayışlarını təhlil edərkən Makiavelli göstərir ki, hər bir adam qəddar adam kimi yox, mərhəmətli adam kimi tanınmaq istərdi. Amma o, dərhal da qeyd edir ki, hökmdar əgər təbəələri itaətdə saxlamaq istəyirsə, o, qəddar adam kimi tanınmaqdan çəkinməməlidir. Bir neçə adamı cəzalandırmaq, iğtişaşlara yol verməkdən daha yaxşıdır, çünki qarətlərə və qətllərə səbəb olan iğtişaşlardan bütün adamlar ziyan çəkdiyi halda, hökmdarın verdiyi cəzadan yalnız bir neçə adam ziyan çəkir. Bu və buna bənzər fikirlər üstündə Makiavellinin qəddarlıqda təqsirləndirirdilər. Bu indinin özünə kimi davam etməkdədir. Lakin Makiavellinin ünvanına söylənilən bu kimi ittihamların heç bir əsası yoxdur. Axı o, heç zaman, heç yerdə mütəmadi olaraq sərt tədbirlərin keçirilməsi haqqında heç nə yazmamışdır.
  Öz böyük həyat təcrübəsinə əsaslanan Makiavelli hökmdarlara məsləhət görür ki, insanları qorxu altında saxlamaq, onların sevimlisi olmaqdan daha məqsədəuyğundur. Çünki insanların çoxu satqın, qorxaq, riyakar və yalançıdır. Təhlükə qarşısında onların bü xüsusiyyətləri tezliklə üzə çıxır. Əmin-amanlıq zamanlarında belə adamlar səndən ötrü nə qədər əldən-ayaqdan gedirlərsə, ara qarışdıqda onların üzü səndən bir o qədər dönür, belə vaxtlarda onlar səni nəinki satmağa, hətta məhv etməyə də hazırdırlar.
  Makiavelli çox yaxşı görürdü ki, ən gözəl insani münasibətlər – məhəbbət, dostluq, sədaqət, alicənablıq və bu kimi şeylər digər şeylər kimi alınıb-satılır. Buna görə yeni hökmdar həm bunları, eləcə də insanların əmlakı, pulu, sərvəti yüksək qiymətləndirməsini nəzərə almalıdır. Eyni zamanda da bilməlidir ki, insanlar gücə hörmət etdikləri qədər də ondan çəkinirlər. O, məsləhət görürdü ki, sərt tədbirləri hər zaman deyil, yalnız lazım olan vaxt tətbiq etmək gərəkdir. Makiavelli həm də insanların mülkiyyətinə toxunmağı xətərli hesab edirdi. O, açıqca göstərirdi ki, insanlar öz atalarının ölümünü bağışlayarlar, əmlaklarının itirilməsini isə yox.
  Makiavelli əsərin sonunda alovlu bir vətənpərvər kimi İtaliyanın birləşməsini arzulayır və bütün ölkəni bu iş uğrunda mübarizəyə qalxmağa çağırır, hətta bu mübarizənin başında dura biləcək adamın da kim olduğunu açıqlayır. Bu, o adamdır ki, mütəfəkkir öz məşhur əsərini ona həsr etmişdir.
  Görkəmli mütəfəkkirin məşhur «Hökmdar» əsəri Azərbaycan oxucusuna öz ana dilində ilk dəfədir ki, təqdim olunur, çünki bu ilk tərcümədir. Ona görə də zamanın sınağından çıxmış bu əsərin Azərbaycan dilində çap olunması önəmli hadisədir. Arzu edirik ki, ölkəmizin mədəni həyatında bu cür hadisələr tez-tez təkrar olunsun və bu işlərdən bəhrələnənlərin sayı zaman-zaman artsın. 
   
  F.Təbibi
Davamı...
khosrovAvqust 30, 2008 20:12
YIL 2059

■ ATİLLA İDİL
 
 
Yıl: 2159. Büyük Istanbul depreminin üzerinden neredeyse 150 yıl geçmiş. O büyük deprem, eski güzel Istanbul’u, deyim yerindeyse, alt üst etmiş, kitaplardan okuduğum kadarıyla yaklaşık 500 bin insan ölmüş, salgın hastalıklar nedeniyle ise ölenlerin sayısı 1 milyonu aşmış. 
 
Türkiye toprakları, bu felaketin yükünü daha fazla taşıyamamış ve Amerika tarafından işgal edilmiş! 
 
Deprem olur olmaz Yunanistan, Ermenistan, Kürdistan devletleri Türkiye’ye savaş ilan etmişler, Türk Ordusu, devletin başında bulunan hainlere rağmen buna karşı durmaya çalışınca da kara, deniz ve havadan işgali başlatmışlar, hatta 15-20 gün kadar Ankara’ya bile hakim olabilmişler! 
 
İşin acı taraflarından birisi, Türk milletinin bir kısmının bunlara aldırmayışı imiş!
 
Bugün, yani 2159 yılında, Istanbul’un eski Ayasofya’sının bulunduğu yerde yer alan, düşmanın kovulması, milli birliğin sağlanması ve Turan’ın kurulmasından sonra, bizlere ve ileriki nesillere ibret olması için dikilen Bengü Taş, bunu ne de güzel ifade ediyor: 
  Davamı...
khosrovAvqust 30, 2008 20:06
KAHRAMANLIK
Kahramanlık ne yalnız bir yükseliş demektir,
Ne de yıldızlar gibi parlayıp sönmektir.
Ölmezliği düşünmek boşuna bir emektir;
Kahramanlık; saldırıp bir daha dönmemektir.

Sızlasa da gönüller düşenlerin yasından
Koşar adım gitmeli onların arkasından. Kahramanlık; içerek acı ölüm tasından
İleriye atılmak ve sonra dönmemektir.

Yırtıcılar az yaşar... Uzun sürmez doğanlık...
Her ışığın ardında gizlidir bir karanlık.
Adsız sansız olsa da, en büyük kahramanlık;
Göz kırpmadan saldırıp bir daha dönmemektir.

Kahramanlık ne yalnız bir yükseliş demektir,
Ne de yıldızlar gibi parlayıp sönmektir.
Bunun için ölüme bir atılış gerekir.
Atıldıktan sonra bir daha dönmemektir...

Hüseyin Nihal Atsız
khosrovAvqust 30, 2008 20:01


■ H. NİHAL ATSIZ
  Atsız; aşağıda okuyacağınız makaleyi yazdığında yıl 1967 idi. Düşmanın son 40 yıl içerisinde nereden nereye geldiğini göstermesi bakımından ibretlik bir vesikadır. Atsız’ın, -bu makaleyi yazdığı için- ömrünün son 1 yılını hapiste geçirmiş olduğu da hatırlanırsa, Türkçülük düşmanlığının son dönemde artırılmasını da daha iyi anlayabiliriz. TTK
Davamı...
khosrovAvqust 30, 2008 19:52
Türkiye ağlıyor! Türklerin bağrı yanıyor, içi sızlıyor! Türkler evlatlarını bayrağa sarılı tabutlarla son yolculuğa uğurluyor! Ağzı olan konuşuyor, Türkler susuyor… 

Düşman gözümüzün içine baka baka, bizi köyümüzden kasabamıza, mahallemizden büyük şehrimize, belediyemizden büyük meclisimize kadar her yerde kuşatıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin kendilerine tanıdığı “eşit yurttaşlık” hakkı ile yetinmeyerek etnik haklar talep edenler, bir yandan da “büyük Kürdistan” kurmak için her yolu deniyorlar. Uzaktan kumandalı mayın, roketatar, A4-C4 tipi plastik patlayıcı, kaleşnikof, molotof kullanan bir saldırı gücüne sahipler… Mecliste kendilerini temsil eden vekillere sahipler… Bizim ödediğimiz vergilerle alınan ambulanslarda terörist leşi taşıyan belediyelere sahipler… Büyük şehirlerimizde gasp, kapkaç, kaçakçılık, haraç, uyuşturucu, mafya gibi yollarla Türkleri korkutup sindiren ve kayıt dışı ekonominin bütün köşe başlarını tutmuş olan çetelere sahipler… İmralı’da tutuklu olmasına rağmen, avukatları aracılığı ile bütün bu organizasyonu yöneten bir lidere de sahipler… Pekiyi, biz Türkler neye sahibiz?
Davamı...
khosrovAvqust 28, 2008 17:37

GENEL BİLGİLER
Türk yazısı sağdan sola yazılır.
Türk yazısında büyük harf - küçük harf ayırımı yoktur.
Yazı bir taşa yazılıyor ise taş dikildiğinde sağ üst köşesinden aşağıya doğru okunur.
Kelimeleri birbirinden ayırmak için ( : ) işâreti kullanılır. Bu işâret satırların ilk kelimelerinin önünde kullanılmazken, satırların son kelimelerinin sonunda kullanılır. 
Taş yazıtlarda birinci satırın üstüne ve altına, tâkîb eden satırların altlarına bir çizgi çizilir.
Türk yazısında bugün kullandığımız C, F, H, J ve V harfleri yoktur. 
Açıklamalar: 
1- Bu yazıda belirtilmeyen imler ayrıca verilecektir.
2- Önemsiz istisnâlar göz ardı edilmiştir.
3- Bu çalışma, "Türk Yazısı'nın günümüzde de kullanılması" amaçlanarak yapılmıştır.
SESLİ HARFLER
Dört tânedirler. Her biri hem kalın hem de ince iki sesle okunurlar. Bu bakımdan bu 4 sesli harf 8 sese karşılık verir. Buna karşılık sessiz harflerin bâzıları ince veya kalın sesli harflerle okunmak üzere ikiye ayrılmışlardır. 
Yalnız Yenisey yazıtlarında kullanılmış olan ve e ile i arası (é) ses veren bir diğer sesli harf daha vardır ki, Türk Yazısı'nın en gelişmiş hâlinin Orkun yazıtlarında kullanıldığı kabûl edildiğinden bu harf konumuzun dışında bırakılmıştır. Harf şöyledir: ğ 
Sesli harfler şunlardır:
A = A , E
I = I , İ
O = O , U
Ö = Ö , Ü
(Toplam 4 harf...)

Davamı...
  Yazılar cəmi: 13    Sonrakı səhifə »